Bir Vatandaşın Değil, Bir İdarenin İmtihanı
Bir ülkede hukuk devleti, büyük davalarla değil; küçük ama açık ihlaller karşısında idarenin ne yaptığıyla ölçülür. Çünkü hukuk, sadece kalabalık mağduriyetler için değil, tek bir vatandaş için de vardır.
Son dönemde kamuya yapılan başvurulara verilen cevaplar üzerinden şu soruyu sormak artık kaçınılmaz hale gelmiştir,
İdare, görevini gerçekten yerine mi getiriyor; yoksa sorumluluğunu erteleyen bir aracıya mı dönüşüyor?
Bir vatandaş, açık mevzuat hükümlerine rağmen yaşadığı bir hak ihlalini defalarca kamuya bildiriyor. Dilekçeler yazılıyor, CİMER’e başvuruluyor, düzenleyici ve denetleyici kurumlar sürece dahil ediliyor. Ancak sonuç değişmiyor,
İşletmeciyle yazışıyoruz.
Şikâyetler yoğunlaşırsa değerlendirilir.
Bireysel başvurular yerine yaygınlık esas alınır.
Bu cevaplar hukuken masum görünebilir. Fakat kamu yönetimi açısından son derece sorunludur. Çünkü burada ortaya çıkan tablo, idarenin denetleme yetkisini fiilen kullanmaktan kaçınmasıdır.
Oysa kamu hukuku bize çok net bir şey söyler,
İdare, kendisine tanınan yetkiyi takdir yetkisi adı altında kullanmamazlık edemez. Denetim görevi, şikayet sayısına bağlı bir lütuf değildir. Tek bir ihlal bile, idarenin harekete geçmesi için yeterlidir.
Bugün vatandaşın yaşadığı temel sorun şudur,
Hak ihlali sabit olmasına rağmen, kamu otoriteleri sorumluluğu sürekli özel şirkete devretmekte; kendileri ise sürecin pasif izleyicisi konumuna çekilmektedir. Bu durum, hukuk devletinin en tehlikeli alanına işaret eder: Denetimsizlik normalleşmesi.
Daha da vahimi şudur,
Vatandaş, hak arama yollarını tükettiğinde bir duvara çarpmaktadır. CİMER vardır ama sonuç yoktur. Düzenleyici kurum vardır ama fiili denetim yoktur. Bakanlık vardır ama sorumluluk aşağıya doğru aktarılmaktadır. Böyle bir tabloda idare, çözüm üreten değil; süreci oyalayan bir yapı hâline gelmektedir.
Kamu yönetimi, sadece yazı üretmek değildir. Kamu yönetimi, sonuç üretmektir.
Yargı yolu açıktır demek, idarenin kendi görevini yapmadığının dolaylı itirafıdır. Çünkü idare, yargıdan önce çözüm üretmekle yükümlüdür.
Bu noktada mesele artık bireysel bir uyuşmazlık olmaktan çıkmıştır. Konu şudur,
Devlet, açık bir ihlal karşısında vatandaşın yanında mı duracaktır; yoksa özel şirketlerin işlem konforunu mu koruyacaktır?
Eğer idare, açık mevzuat hükümlerine rağmen bekle gör politikası izliyorsa;
Eğer denetim, mağduriyetin yaygınlığına bağlanıyorsa;
Eğer vatandaş, haklı olduğu halde yalnız bırakılıyorsa;
orada sorun vatandaşta değil, kamu yönetiminin reflekslerinde aranmalıdır.
Hukuk devleti, sessizlikle değil; iradeyle ayakta durur.
Ve bazen en büyük çöküşler, en küçük dosyalarda başlar.