Günlerce uğraşıyorsunuz, gece gündüz ekran başında nöbet tutup o zor bulunan doktor randevusunu sonunda Trabzon Kemik Hastanesi’nden alıyorsunuz. Sabahın köründe kalkıp yollara düşüyor, ağrınızla sızınızla hastane kapısından içeri adım atıyorsunuz. Buraya kadar her şey "olağan" bir Türkiye gerçeği... Ama asıl hikâye, muayene bittikten sonra başlıyor.
Tam işim bitti derken bir duyuru: “Sistem gitti!”
İki saat boyunca, elinizde evraklarla o sihirli bağlantının geri gelmesini bekliyorsunuz. Bir yanda ağrınız, diğer yanda "Acaba öğle arasına yetişir miyim?" telaşı... Sonunda sistem geliyor ama bu sefer de labirent gibi koridorlar başlıyor. Emar (MR) randevusu için en alt kata, eksi ikinci kata inmeniz gerek. Burası Kemik Hastanesi; yani buradaki insanların çoğu ya bastonlu ya alçılı ya da beli bükük. Merdiven bir seçenek değil, mecburen asansör bekliyorsunuz.
Nihayet asansör geliyor, biniyorsunuz. Sizinle birlikte sağlık çalışanları da var. Birinci katta onlar iniyor, asansör yukarıdan çağrılıyor ve kendinizi üçüncü katta bir hasta yatağının karşısında buluyorsunuz. Elbette öncelik sedyedeki hastanındır, başımızın üstünde yeri var. Görevli hemşire hanım, "İner misiniz, hasta binecek" dediğinde ikiletmeden iniyorsunuz. Ancak nezaket beklediğiniz o an, sert bir duvara çarpıyorsunuz.
Sedyeyi bindirdikten sonra hemşire hanım size dönüp, "Siz bu asansöre binemezsiniz!" diyor. Yanlış asansöre bindiğinizi fark edip, "Haklısınız ama burası Kemik Hastanesi, ben de hastayım ve eksi ikinci kata kadar yürüyecek halim yok, inemem" diye kendinizi ifade etmeye çalıştığınızda ise olay bambaşka bir boyuta taşınıyor.
Yardımcı olması beklenen görevli, bir anda öfkesine yenik düşüp bağırarak o meşhur tehdidi savuruyor:
“İneceksin! Bu asansöre binemezsin! Seni buradan aldırırım!”
Sahi, siz kimsiniz? Kimi, nereden, hangi hakla aldırıyorsunuz? Oradaki varlık sebebi "hasta" olan bir insanı; iki saat sistem beklemiş, acısı dizine vurmuş bir vatandaşı, sadece asansör karmaşası yüzünden kapı dışarı etmekle tehdit etmek hangi meslek etiğine, hangi vicdana sığar?
Evet, sağlık çalışanlarımızın yükü ağır, stresleri dağ gibi; buna şüphemiz yok. Peki ya saatlerce sistem bekleyen, ağrısıyla koridorlarda koşturan, randevusunu öğle arasına kaptırmamak için çırpınan o hastanın psikolojisi? Onlar robot mu, yoksa sabır taşı mı?
Sistem iki saat gider, öğle arası bir buçuk saat sürer... Biz beklemeye alışmış bir milletiz. Ama beklerken bir de üzerine hakaret işitmek, tehdit edilmek bu şehrin insanına reva mıdır?
Demem o ki; hastanelerdeki o soğuk binaları ısıtan şey teknoloji değil, merhamettir. Eğer o merhameti kaybettiyseniz, hangi sistemi getirirseniz getirin, o hastaneden "şifa" çıkmaz.