Siyasette bazı cümleler vardır; alkış alınca doğru sanılır.
“Baba ocağı” da onlardan biri.
Duyunca insanın aklına soba gelir, çay gelir, eski fotoğraflar gelir. Ama işin içine siyaset girince mesele nostalji olmaktan çıkar. Çünkü bir siyasi partiye “baba ocağı” dediğiniz anda, onu fikirlerin yarıştığı bir demokratik kurum olmaktan çıkarıp duygusal bir mülke dönüştürürsünüz.
Sanki tapusu dededen kalmış gibi…
Sanki üyeler kiracı, seçmen misafir, yöneticiler de aile büyüğüymüş gibi…
Oysa Cumhuriyet’i kuran bir parti, kimsenin aile albümünde saklayacağı bir hatıra değildir. O parti, milletin oyuyla var olur; milletin iradesiyle büyür; yine milletin kararıyla değişir.
Demokraside “baba ocağı” olmaz.
Hesap verme makamı olur.
Sandık olur.
Eleştiri olur.
Değişim olur.
Bugün birileri çıkıp “Burası bizim baba ocağımız” diyorsa, yarın başka biri de “Madem baba ocağı, o zaman miras da bizim” der. İşte siyasetin aile şirketine dönüşmesi tam da böyle başlar. Önce duygusal bir cümle kurulur, sonra o cümlenin arkasına dokunulmazlık duvarı örülür.
Ne güzel yöntem değil mi?
Başarısız olursun, “Ailedeniz” dersin.
Eleştirilirsin, “Ocağa saldırıyorlar” dersin.
Koltuktan kalkman istenir, “Evlat baba evini terk eder mi?” dersin.
Sonra yıllar geçer…
Seçim kaybedilir.
Kadrolar birbirini yer.
Gençler umudunu kaybeder.
Ama cümle değişmez: “Baba ocağı.”
Kusura bakmayın.
Millet artık siyasette akrabalık değil, ehliyet görmek istiyor. Soyadı değil, sonuç görmek istiyor. Duygusal aidiyet değil, dürüst yönetim görmek istiyor.
Çünkü bu ülkenin insanı şunu çok iyi öğrendi:
Bir partiyi kurtaran şey geçmişteki hatıraları değil, bugünkü performansıdır.
Siyaset, babadan oğula geçen bir çiftlik değildir. Cumhuriyet, kimsenin aile yadigârı değildir. Ve hiçbir siyasi parti, ne kadar büyük olursa olsun, kimsenin baba ocağı değildir.
Olsa olsa milletin emanetidir.
Emanetin sahibi de günü geldiğinde anahtarı değiştirir.